17 Aralık 2012 Pazartesi

ZAMAN… DOĞMAK… YAŞAMAK…


ZAMAN… DOĞMAK… YAŞAMAK…
Zaman…………bitmeyen bir dönencedir.
Doğmak……….var olmanın gerçekleşmesidir.
Yaşamak………var olan bedenle zamanda koşmaktır.
Yalnızlık……….zamanı en zor biçimde yaşama karanlığıdır.
Beraberlik…….yalnızlık karanlığına doğan aydınlıktır.
Sevgi…………..bedenin doğal duygu çiçekleridir.
Sevda………….tüm sevgilerin, bedensel tutku zirvesidir.
Sevgili…………sevda tutkusunun sahibi yaren ´dir.
Sevişmek……..yaren ile mutluluk yumağını örmektir.
Aşk…………….YARADAN´ı çözebilme sanatıdır!
Mutluluk………bedenin ulaştığı doyum nefesidir.
Gülmek……….bedenin yaşamda ki mutluluk fotoğrafıdır.
Ağlamak………mutluluk fotoğrafının yırtılışıdır.
Hasret………..bir kurak, arayış, özleyiş rüzgarıdır.
Ayrılık………..sevgilileri ayıran sürgün fırtınasıdır.
Yoksulluk…….mutsuzluk doğuran cadı kazanı´dır.
Cehennem……mutlulukların olmadığı mutsuzluk ülkesi.
Cennet………..mutsuzlukların olmadığı mutluluk ülkesi.
Ölüm…………..seyredilen filmin bitiminde ki ´ SON ´ yazısıdır

ÇOCUĞUM SÖZ DİNLEMİYOR


ÇOCUĞUM SÖZ DİNLEMİYOR
Çocuklara söz geçirememe anne-babaların en sık şikâyet ettikleri konuların başında gelir. Söz geçirme adına bağıran, emir veren, boş tehditlerde bulunan ebeveynler istediklerine de ulaşamaz.
Pedagog Ali Çankırılı, 3- 4 yaşa mola, 5-12 yaş çocuklara ise seçenek sunma sistemini öneriyor.
Birçok evde çocuklar hükümdarlığını ilan etmiş durumda. Anne-babayı parmağında oynatıyor, her şey onların istediği gibi oluyor.
Anne-baba ise çocuklarına söz geçiremediklerinden yakınıyor. Oysaki çocuklar üzerinde otorite kurmak o kadar da zor değil.
Birkaç yöntemle sözünüzü dinletebilirsiniz. 3- 4 yaş arası çocuklara ‘mola’, 5- 12 yaşındakilere ise ‘seçenek sunma’ sistemini uygulayın.
Pedagog Ali Çankırılı, ebeveynlerin söz dinletebilmek adına yaptığı en büyük yanlışın çocuğun her istediğini yerine getirme ve davranışlarına sınır koymama olduğunu söylüyor.
“Biz fakirlik ve baskı altında büyüdük, çocuklarımız maddî sıkıntı çekmesin, baskı altında büyümesin.” diyen ebeveynlerin çocuklarının her isteğini yerine getirdiğini ifade ediyor.
Bu şekilde çocuğun mutlu olacağına ve bağımsız bir kişilik kazanacağına inanıldığını belirten Çankırılı, aksine çocuğun doyumsuz, şımarık, saygısız, sabırsız, şükürsüz, tembel, kural ve sınır tanımayan bir kişiye dönüşeceğini aktarıyor.
Sınırların yol gösterici trafik levhaları gibi olduğunu söyleyen Çankırılı, “Arabanızla kalabalık bir şehrin sokaklarında seyahat ettiğinizi, daha önce hiç gitmediğiniz bir adresi bulmaya çalıştığınızı, ancak kavşaklarda ve dönemeçlerde hiç levha bulunmadığını düşünün.
Aradığınız adresi bulmak için kim bilir kaç kez yanlış yola girer, kaç kez kaza atlatırsınız. Doğru ve kabul edilebilir davranışları öğrenmeye çalışan çocuklar için de durum aynıdır.
Koyduğunuz sınırlar yol gösteren levhalar gibidir.” diyor. Çankırılı, sınırların sanıldığı gibi, çocukların haklarını kısıtlamak, onlara baskı uygulamak olmadığını aktararak, “Sınırlar, çocuklara korundukları, güvende oldukları ve değer verildikleri duygusu kazandırır.
Aile içi kurallara uymalarını, işbirliği yapmalarını, otoriteye saygı duymalarını sağlar, sorumluluk kazandırır.” şeklinde konuşuyor.
Çocuk oyuna daldığında iş buyurmayın:
Anne- baba, çocuğa sözünü geçirebilmek için oyun anına çok dikkat etmeli. Oyunun, çocuğun en ciddi işi olduğunu belirten Çankırılı, “Çocuk oyuna dalmışken ona iş buyurmak, söz dinletmenin çok zor olduğu bir andır.” diye konuşuyor.
Çankırılı bu durumu şöyle örneklendiriyor: Anne sokakta arkadaşlarıyla maç yapan 10 yaşındaki oğluna evin balkonundan bağırıyor: “Hasan, çabuk bakkaldan iki ekmek al da gel!” Hasan’ın çok önemli bir işi var, senin iki ekmeğin kaç para eder?
Hasan annesini duymamış gibi yapar, oyununa devam eder. Anne kızar, sesini yükselterek tekrar bağırır: “Hasan, sana söylüyorum, bakkaldan iki ekmek al da gel!” Hasan yine sağır dinleme yapar.
Sözünü dinletemeyen anne tehdit yoluna başvurur: “Hasan, çabuk bakkaldan iki ekmek al da gel! Yoksa aşağı inersem gebertirim!” Hasan, bunların boş tehditler olduğunu bilir.
http://www.kentedair.com/2012/12/17/cocugum-soz-dinlemiyor/ devamı için tıklayınız...

10 Aralık 2012 Pazartesi

HAFIZANIZI GÜÇLENDİREDECEK 10 EGZERSİZ


HAFIZANIZI GÜÇLENDİREDECEK 10 EGZERSİZ
1- Ters el alıştırması
Sağ eliniz yerine biraz da sol elinizi kullanmaya başlayın. Saçlarınızı sol elinizle tarayın, kalemi ters elinizle tutun gibi… Sonuç olarak, rutin alışkanlıklarınızı kırar ve beyninizin kullanmadığınız diğer yarısını da harekete geçirmiş olursunuz
2- Çocuk oyunu alıştırması
İşe veya alışverişe giderken, tıpkı bir çocuk gibi merak içinde bütün duyularınızı harekete geçirin. Bakın, dokunun, dinleyin, koklayın. Bu ş
ekilde çok ender yaptığınız bağlantıları canlandırır, beyninizin kapasitesini artırırsınız. Duyu organlarınızın ne kadar fazlasını kullanırsanız, hafızanız her zaman canlı kalır.
3- Harf alıştırması
Elinize bir gazete ve bir fosforlu kalem alın. Sırasıyla paragrafları okuyun ve çift yazılmış harflerin üzerini çizin. Mesela, çift ‘t’ ve ‘m’lerin üzerini işaretleyin. Böylelikle konsantrasyonunuzun ne kadar uyarıldığını hemen hissedeceksiniz. Bu, zihnin canlanmasını artırır.
4- Polisiye alıştırması
“Dün akşam şu saatte ne yaptım, neredeydim, iki saat önce ne yaptım?” gibi, genellikle polisiye romanlarında sorulan soruları kendinize yöneltin. Ve tabii cevaplayın. Bu alıştırma sonucunda yaptıklarınıza karşı dikkatinizi geliştirebilirsiniz.
5- Yürüyüş alıştırması
Asker yürüyüşü gibi olduğunuz yerde hareket edin. Sol bacağınızı her kaldırdığınızda, önce sağ elinizle, sonra sol elinizle dizinize dokunun. Böyle çaprazlama hareketlerle beyninizin her iki tarafını kullanmış olursunuz.
6- Ressam alıştırması
Burnunuzun ucunda bir fırça olduğunu hayal edin. Bununla havaya en sevdiğiniz renkte yatay bir sekiz çizin. Bu çizim hareketleri, yorgun zihninizi hemen canlandırır. Aynı zamanda beyni bloke eden stresi etkili biçimde yok eder.
7- Ajan alıştırması
Bu alıştırmayı daha çok sokakta yapacaksınız. Çevrenizde bulunan arabaların plakalarına bakın ve plakadaki harflerden kelimeler, hatta cümleler türetmeye çalışın. Böylece hem kelime hazinenizi geliştirir hem de beyninizi canlandırırsınız.
8- Resim alıştırması
Bu alıştırmayla alışveriş listelerini çok kolay ezberleyebilir, hafızanızı güçlendirebilirsiniz. Bunun için kalem kağıt alın ve kağıdın üzerine mum, kaktüs, yonca gibi semboller çizin. Her resim bir sayıyı sembolize ediyor. Ardından sembolleri sayılara göre ezberleyin. Bu alıştırmayla, zihninizde listeler oluşturmayı kolay başarırsınız.
9- Otobiyografi alıştırması
Düşünün ki, hayat hikayenizi tekrar yazmanız gerekiyor. Burada işe, gittiğiniz ilkokuldan başlayabilirsiniz. Bunun için en yakın arkadaşınızı, tipini, sınıfınızın düzenini hatırlamanız gerekiyor. Bu alıştırmayla, kişilerle ilgili hafızanızı harekete geçirirsiniz.
10- Hipnoz alıştırması
Özellikle stresli anlarınızda olumlu kelimelerden destek almaya bakın. Bunlarla olumsuz düşüncelerinizi yok edersiniz. Mesela, “Benim için gerekli olan her şeyi biliyorum ve çok sakinim” cümlesini tekrarlayabilirsiniz.

BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?


BUNLARI BİLİYOR MUSUNUZ?
Hapşırdığınız zaman kalbiniz de dahil olmak üzere bütün vücut fonksiyonlarınız bir an için durur.
İnsan saçı 3 kilo ağırlık kaldırabilecek esnekliktedir.
İnsanlar vücutlarında 300 adet kemikle doğuyorlar ama yetişkin olduklarında bu sayı 206′ya düşüyor.
Bir karınca kendi ağırlığının 50 katı ağırlığı kaldırabilir.
Filler zıplayamayan tek memelilerdir.
Zürafaların ses telleri yoktur.
Zürafalar 35 cm uzunluğunda siyah bir dile sahiptirler.
Kangurular geri geri yürüyemezler.
Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.
Kadınlar erkeklere oranla 2 kat fazla göz kırpar.
İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir.
Gözleri açık tutarak hapşırmak imkansızdır. (Sakın denemeyin, gözleriniz yuvarlarından çıkar.)
Hapşırırken burnu ya da ağzı kapamak, Felce neden oluyor.
Kedilerin beyninde 32 adet kas vardır.
Bukalemunların dilleri, vücutlarından iki kat daha uzundur.

4 Aralık 2012 Salı

BAŞ AĞRISI


BAŞ AĞRISI
Sebebi ister tansiyon, ister ayın belirli döneminde olmanız, ister stres olsun baş ağrısı motivasyonu düşüren, enerjinizi tüketen bir sorundur.
Sıklıkla tüketeceğiniz bazı besinler baş ağrısı ile savaşmakta çok yardımcı. Elbetteki baş ağrınızın nedenini bir uzman tarafından teşhis ettirip, bir de bu besinleri deneyebilirsiniz.
SU
Susuzluk baş ağrısının en sık görülen nedenlerinden biri. Günde 2 litre su tüketmek orta düzeyde bedensel harekete sahip yetişkin biri için yeterlidir. Eğer spor yapıyorsanız özellikle egzersiz sonrası kaybettiğiniz sıvıyı mutlaka yerine koymanız gerekir.
TAHIL
Günlük tüketilmesi gereken besinler listesinde de yer alan tahıl magnezyum açısından zengin bir gıda. Özellikle adet dönemindeki baş ağrılarına oldukça iyi gelen tahılı tüketmek yararlı olacaktır. Diğer magnezyum zengini besinler ise; deniz ürünleri, fındık, çekirdek,avokado ve yeşil yapraklılar.
SOMON
Aroması bol, yağlı bir balık olarak bilinen somon diğer balıklara nazaran omega-3 zenginliği ile de anılmakta. İçerdiği yararlı yağlar sayesinde baş ağrısı ile savaşmaktaçok başarılı. Somonu öğlen yemeğinize eklemeniz hem yemeğinizer tat katacak hem de baş ağrınıza iyi gelecek. Omega-3 açısından zengin bir diğer şeyin keten tohumu olduğunu hatırlayalım.
ZEYTİN YAĞI
Antioksidan özelliğe sahip olan zeytin yağı aynı zamanda E vitamini içermekte. Metabolizmada sirkülasyon sağlayan ve hormonlardaki dengeye katkı sağlayan zeytin yağ hemen hemen her öğünde tüketilmeli. E vitamini içeren diğer besinler ise; fıstıklar, fıstık ezmeleri ve kabuklu yemişler.
ZENCEFİL
Zencefil sadece miğde bulantısına iyi gelmez. Zencefil baş ağrısı savaşçılarının en güçlülerindendir; çünkü anti-inflamatuar özelliğe sahip. Baş ağrısı çektiğinizde veya kronik baş ağrınız varsa bir bardak zencefilli bitki çayı içmek çok şey değiştirebilir.

SAMAN ALTINDAN SU YÜRÜTMEK DEYİMİNİN HİKAYESİ

SAMAN ALTINDAN SU YÜRÜTMEK DEYİMİNİN HİKAYESİ

Vaktiyle bir ova köyünde, köylüler tarlalarını sulamak için ırmağın suyunu nöbetleşe kull­ anmak üzere anlaşmışlar. Irmak boyunda bulunan tarlalar, açılan kanallar vasıtasıyla sıra ile sulanıyor, herkes ziraatiyle meşgul oluyormuş. Köyün açıkgözlerinden birisi, daha fazla su alabilmek için tarlasında derin ama ince bir kanal kazıp ırmaktan su çalmayı 

aklına koymuş. Kanalı gizleme maksadıyla da üzerini çalı çırpı ve taşlarla örtüp araziye uydurmuş. En üste de saman yığınları koymuş ki kimse kanaldan şüphe etmesin.

Bir müddet sonra, ırmağın daha aşağılarındaki tarlalara giden suyun azalması üzerine köylüler, durumu araştırmaya karar vermişler. Ne çare ki arayıp taramaları sonuçsuz kalmış. Daha yukarılarda çok akan suyun, belirli bir noktadan sonra birdenbire azalmas­ ına bir türlü anlam verememişler. Nihayet tarlaları dolaşıp bakmaya başlamışlar. Kaçak su alan köylünün tarlasına geldiklerinde, bostan havuzunun daima su ile dolu durduğu dikk­ atlerini çekmiş. Üstelik, havuzun üzerinde saman kırıntıları yüzmekteymiş. Bu suya bu samanlar nereden geliyor diye araştırınca, saman yığınlarına ulaşmışlar ve hileyi anlayıp samanları eşeleyince kanalı bulmuşlar. Bunun üzerine, köyün ihtiyar heyeti toplanmış ve köylüyü falakaya yatırmışlar.

Değneği vururken diyorlarmış ki:

— Saman altından su yürütürsün ha! Al bakalım hak ettiğin cezayı!..

27 Kasım 2012 Salı

MATRAKÇI NASUH KİMDİR?

MATRAKÇI NASUH KİMDİR?
 
Kanunî Sultan Süleyman döneminde Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa ailesinin bir üyesi olmuştu artık. İşte o parlak dönemde bir Türk minyatür sanatçısı çıktı ortaya ve eserlerinde Doğu ile Batı’nın buluşmasını sağladı. Adı, Matrakçı Nasûh’du…
Bir gerçek var ki, o da Matrakçı Nasûh’un Rönesans İtalyası’nın seçkin evrensel aydınları gibi çok yönlü biri
olduğu. Tarihçi, matematikçi, hattat ve ressam olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir silahşör ve sporcuydu. “Matrakçı” dendi ona, çünkü o, matrak oyununu bulan kişiydi… Yani tahta, kılıç ve kalkan yerine, yuvarlak yastık kullanılarak yapılan, zarif dans adımlarıyla bir tür eskrim karşılaşmasının… Nasûh bu oyunda öyle ustaydı ki, 1529’da Kanunî bir fermanla onun matrak oyununda tek ve eşsiz olduğunu belirtmişti.
MİNYATÜRLERLE KENT PLANLARI
Bizi burada asıl ilgilendiren, Nasûh’un topoğrafik minyatürleri. Matrakçı Nasûh’un eserlerinin kiminde kuş, tavşan gibi hayvanlar yer alsa da hiçbirinde insan yoktur. Kent minyatürlerinde çok usta olan sanatçı, eşsiz teknik ve yöntemiyle yepyeni bir tür yaratmıştır. O kadar ki, onun minyatürlerinde bir kentin binalarını tek tek görmek, çevresindeki doğa ve bitki örtüsünü incelemek mümkündür. Bunları bir plan gibi kuş bakışı yaparken, aynı zamanda bir resim gibi cepheden de göstermiştir.
Onun minyatürlü dört tarih kitabından en önemlisi, Kanunî Sultan Süleyman’ın 1534-35’teki 1. İran-Irak seferidir… Ordunun İstanbul’dan önce Bağdat’a, sonra Tebriz’e gidişi, dönüşte de Halep, Eskişehir üzerinden İstanbul’a varışı resmedildiği gibi, yolların üzerindeki tüm kentler de eserde yer almıştır. Bu eşsiz eserin tek nüshası, şimdi İstanbul Üniversitesi Kitaplığı’nda bulunuyor.
BAŞTAN BAŞA İSTANBUL
Nasûh’un iki sayfa üzerine yaptığı İstanbul minyatürü ise başlı başına bir şaheser… İstanbul, Galata ve Üsküdar’ın küçük bir bölümü olmak üzere üç kesimde gösterilen şehrin bina, bahçe, meydan, külliye ve sarayları yer alıyor minyatürde. En önemlisi, günümüze kalmayan yer ve binalarla ilgili bilgileri, burada ayrıntılı olarak bulabiliyor olmamız. Örneğin Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’da yaptırdığı ilk saraydan günümüze tek bir iz yok. Oysa Nasûh’un minyatüründe, bugün İstanbul Üniversitesi’nin merkez binasının olduğu yerde bulunan Eski Saray’ı ayrıntılarıyla görebiliyoruz.
Matrakçı Nasûh’un ikinci minyatürlü kitabı ise Sultan Bayezid Tarihi… İçinde 10 minyatür bulunuyor. Kili, Akkerman, İnebahtı, Modon ve Gülek kale ve kentleri ile Osmanlı donanmasının minyatürleri yer alıyor.

(Skylife dergisinden alıntıdır.)

www.kentedair.com

8 Kasım 2012 Perşembe

JELATİN NEDİR? HARİBO’DA VAHİM DURUM


JELATİN NEDİR? HARİBO’DA VAHİM DURUM
Jelatin(gelatin), memelilerin dokularında, kasları kemiklere bağlayan, kemikleri birbirine ve diğer organlara bağlayan kısımlarında bulunan ve bir protein olan kollagenden çıkartılan bir protein maddesidir. Hayvanların(çoğunlukla sığır ve domuzların) deri, kemik ve bağ dokularının kaynatılması ile üretilir. Jelatinin güçlü şekil alma kabiliyeti, şeffaf jell oluşturması, esnek filim haline gelmesi, hazmının kolay olması, sıcak suda eriyebilmesi ve şekil alma hassası gıda işlemede, ilaç ve kozmetik ürünlerinde, fotoğrafçılıkta ve kağıt ürünlerinde kullanılan kıymetli bir madde olmasını sağlamıştır.
Bir gıda maddesi olarak jelatin, jellenmiş tatlı ve diğer gıda ürünleri için ana kaynaktır. Meyve ve etlerin korunmasında yüzey kaplama maddesi olarak, süt tozu yapımında, pasta beze ve kremalarında, taffy, marşmellov, haribo ve diğer şekerleme türlerinde, meyve sularında, dondurmada, yoğurtta, eritme peynirlerinde, diş macunu, şampuan, parfüm gibi kozmetik ürünlerinde ve ilaç sanayiinde kapsül ve tabletlerin filim tabakalanmasında kullanılmaktadır.
HAM MADDELER
Hayvan kemikleri, derileri ve dokuları kesimhanelerden toplanır. Jelatin işleme fabrikaları bu nedenle kesimhanelere yakın yerlerde kurulur. 1kg jelatin elde etmek için 30 kg ham madde kullanılmaktadır.
Hayvan parçalarından bakteri ve mineralleri uzaklaştırmak için kostik kireç veya sodium karbonat gibi asit ve alkalikler kullanılır. Bu maddeler gıda işleme fabrikalarından ve dış satıcılarından satın alınır.
Gıda jelatinlerinde tatlandırıcı, tat verici ve renklendirici eklenir. Bu maddeler de sıvı veya toz formunda dış satıcılarından satın alınabilir.
Sığırlarda Deli dana hastalığının bulunduğunu ıngilterenin rapor ettiği 1986 dan beri Jelatin üretiminde sığır kemiklerinin kullanılmasında batıda büyük endişeler oluştu. 1989 da ABD’nin Gıda ve ılaç ıdaresi(FDA) Deli Dana Hastalığı(BSE) görülen ülkelerden sığır ithalatını yasakladı. Ancak, 1994’te FDA’nın bir kararı ile eczacılık kalitesindeki jelatinin üretiminde kullanılan kemik ve dokuların ithaline izin verildi. (ABD kendi kullanmadı ama dışarı ithal yaptı)
TÜRKİYEDE JELATİN İTHALATI
Şekerli ürünlerden, yoğurt, peynir, puding, krem şanti, margarine; dondurmadan, meşrubatlara; ilaçlardan, şampuan, parfüm, saç jölesi gibi kozmetik ürünlere kadar jelatin çok yaygın bir kullanım alanı bulmaktadır.Daha da kötüsü, jelatinin bir nevi protein olması sebebi ile Jelatin Üreticileri,günlük hayatın her safhasında kullanılabilmesi için yoğun bir kampanya başlatmış bulunmaktadırlar.
Türkiye ne yazık ki jelatin üretmemektedir.Üretim yapması için, yıllar önce Kayseri’de bir firmaya Teşvik Belgesi verilmiş olmasına rağmen maalesef bu firma jelatin üretmek yerine kemik unu üretmeyi yeğlemiştir.
Bu sebeple, ithal yolu ile ülkemize yılda 1500-2000 ton jelatin girmekte ve yaklaşık olarak 4.5-6 milyon ABD Doları döviz ödenmektedir. Bu bilgiler Dış Ticaret Müsteşarlığından alınmıştır.
Burada görüldüğü gibi, 2003 yılında toplam dünya jelatin üretimi 278300 ton olmuş. Bu üretimde kullanılan ham maddeler;
Pig Skin = Domuz derisi.
Bovine Hides = Sığır derisi (kesimi helal usulle olmayan)
Bones = Kemikler ( her çeşit hayvan kemiği) .
Other = diğer hayvan artıkları olarak açıkca görülmektedir.
Bu bilgilerin dikkatle incelenmesi sonucunda Müslüman olarak ne kadar zor durumda olduğumuz daha iyi anlaşılabilecektir.
GIDA, İLAÇ VE KOZMETİK ÜRÜNLERİNDE KOYULAŞTIRICI VE ÖRTÜCÜ OLARAK KULLANILAN EMİLGATÖR SADECE JELATİN MIDIR?
Hayır, JELATıN’den başka bu maksat için kullanılabilecek Emilgatörler vardır
Bunlar:
PEKTIN (bitkisel-elma kabuklarindan elde edilir) E 440a
AGARAGAR (bitkisel-bir cins deniz yosunundan elde edilir) E 406
GUARK TOHUMU UNU (bitkisel) E 412
MODIFIYE NISASTA (bitkisel) E 1400-E 1450
KITRE ZAMKI (bitkisel) E 413
ARAP ZAMKI (bitkisel) E 414
ALGINATLAR (bitkisel) E 401-E 404
KARRAGENAN (bitkisel) E 407
E 441 JELATIN’e karsilik bu kadar alternatif bitki kökenli ürün olmasina ragmen ülkemizdeki üreticilerin israrla HARAM oldugu kuskusu yogun olan JELATIN’i Çin’den, Avrupa ülkelerinden, Hindistan’dan, Amerika’dan, Ukrayna’dan ithal ederek kullanmalari hayret vericidir. Ülkemizdeki müslüman tüketiciler uyanip, haklarini aramaya baslayincaya kadar da kullanmaya devam edecekler gibi.
Meşrubatlarda ve Dondurmalarda Jelatin
Meyve suyu ve konsantrelerinin ve dondurmaların üretiminde jelatinin kullanılmasıdır. Bir renk verme ajanı olarak çoğunlukla kullanılan beta-karoteni dengede tutmak için nihai ürüne eklendiği gibi meyve sularının arıtılmasında ve dondurmaların çabuk katılaşmasında da da jelatin kullanılmaktadır.
Firmalardan doğru bilgi elde etmekteki güçlükler sebebi ile, meşrubatlardaki ve dondurmalardaki jelatinden kaçınmak için en iyi tavsiyemiz, etiketlerinde beta-karoten vs gibi boyar maddeler belirtilen meşrubatlardan, meyve sularından ve dondurmalardan uzak durmanızdır. Ayrıca tüm meşrubatlarda olduğu gibi meyve sularında ve dondurmalarda da hayvan kökenli boya maddelerinin (cochineal gibi), fareler üzerinde yapılan testlerde tümör oluşturduğu tesbit edilen aspartam gibi suni tatlandırıcıların ve raf ömrünü uzatmak için kullanılan ve pekçoğunun sağlığa zararlı etkilerinin olduğu bilinen diğer katkı maddelerinin varlığı bizi bu tavsiyemizde haklılığımızı pekiştirmektedir.
Dondurmada ise merdiven altı dondurma üretiminde hiçbir denetim ve yaptırım uygulanamadığı için hem hijyenlik ve hem de dini açıdan ciddi bir güvensizlik oluşturmakta, markalı ürünlerde de etiketlerinde belirtmedikleri halde Arjantin, Brezilya vs gibi ülkelerden ithal ettikleri jelatini kullanarak üretim yaptıkları konuşulmaktadır. Panda, Algida ve Gold markalı ürünleri üreten firmaların kamu oyuna açıklama yapmaları büyük önem arzetmektedir. Bu ülkelerden getirdikleri jelatin için bu ülkelerden aldıkları helal sertifikalarla kendilerini müdafaya kalkmaları halinde inandırıcı olmalarının güçleşeceğini şimdiden hatırlatmak isteriz.
HARİBO ÜZERİNE
HARIBO Türkiye’de de üretilmeye başlandı ve pek çok Müslüman aile çoluk-çocuk bu ürünleri satın alıp yiyorlar.
Almanya’da faaliyet yapan HALAL CONTROL e.K kuruluşu, CIBUS Biotech GmbH Laboratuarına HARIBO ürünleri için bir inceleme yaptırmış.Laboratuar, ürünlerde DOMUZ DNA’ları tesbit etmiş. Bunu da bir raporla belgelendirmiş.
Kaynak:www.kadinlarkulubu.com

KAR TANELERİ NEDEN BİRBİRLERİNDEN FARKLIDIR?


KAR TANELERİ NEDEN BİRBİRLERİNDEN FARKLIDIR?
Suyun donarak kristal hale gelmesiyle oluşan kar, dünya üzerindeki en ilginç doğa olaylarından biridir. İlk olarak Amerikalı bilim adamı Wilson Bentley tarafından kar taneleri üzerine yapılan araştırma sonucu, kar kristallerinin mikroskop ile resimleri çekilmiştir. Bentley kar tanelerinin güzelliğinden o kadar çok etkilenmiştir ki, 50 yıl boyunca kar tanelerinin resimleri çekmeye devam etmiştir. Yapılan 50 yıllık araştırma sonucunda çekilen 6000 farklı kar kristalinin hepsinin birbirinden farklı olduğu saptanmıştır.
Günümüzde yapılan bilimsel araştırmalar sonucu “hala” ağırlık, boyut ve desen açısından birbirin aynı 2 tane dahi kar kristaline rastlanılmamıştır. Kış aylarında kar yağdığında gökyüzünden sayısı belirlenemeyecek kadar çok ve birbirinden farklı kar kristali oluşmaktadır.

Kar kristallerinin bu kadar kendine özgü olmasında, yere ulaşana dek oldukça farklı etkilere maruz kalmalarının etkisinin büyük olduğu düşünülmektedir. Dünyanın farklı bölgelerinde oluşan kar taneleri, oluştukları hava koşullarına göre şekillenir. Ayrıca yere ulaşıncaya kadar farklı nem, rüzgar ve sıcaklık değerlerine maruz kaldıklarından yere ulaşana dek sürekli şekilleri değişir. Yeryüzüne ulaşana dek aynı yükte oldukları için birbirini sürekli iten kar taneleri, bu sürek içerisinde de başkalaşım geçirir.
Kar tanelerinin yapısındaki farklılığın, büyük ihtimalle oluşumlarında kullanılan suyun atmosferdeki yoğunluğuna da bağlı olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle dünya üzerindeki tüm kar tanelerinin de yapısı birbirinden farklılık göstermektedir. 1985 yılından bugüne dek kar tanelerinin resmini çeken Amerikalı bilim adamı Wilson Bentley, günümüze dek boyut ve desen olarak aynı olan kar tanesi bulamamıştır. Ayrıca laboratuar ortamında kar taneleri üzerine yapılan bazı araştırmalar, su moleküllerinin insan duygularından etkilendiğini ve bu nedenle de farklı hislere göre yapılarının değiştiğini ortaya çıkartmıştır.

5 Kasım 2012 Pazartesi

SAATLER NİÇİN İLERİ-GERİ ALINIR?


SAATLER NİÇİN İLERİ-GERİ ALINIR?

Birinci Dünya Savaşı süresince birçok ülke saatlerini yılın belli aylarında yeniden ayarlamaya başladı. Bunun amacı günün aydınlık saatlerini, insanların uyanık oldukları zamana uydurmak, dolayısıyla evlerde ve sokaklarda yanan lambalar için gerekli enerjiden tasarruf sağlamaktı.
Bugün de aynı uygulamaya devam edilmekte, Nisan ayının ilk pazar gününde saatler bir saat ileri, Ekim ayının son pazar gününde ise bir saat geri alınmaktadır. Diğer bir deyişle ilkbaharda size kaybettirilen bir saat, sonbaharda geri verilmektedir.
ABD'de kış aylarında standart zaman, yazlan ise gün ışığından tasarruf zamanı uygulaması kongre kararı olarak kabul edilmiş olmasına rağmen bazı eyaletler bu uygulamayı reddetmiştir. Bu eyaletlerde halen yaz-kış standart zaman uygulaması devam etmektedir.
Yaz günlerinde gün ışığı, yani aydınlık saatler çok daha uzun olmasına rağmen hala tasarruf için saatlerin niçin bir saat ileriye alındığı çoğunlukla anlaşılmaz. Bunun en kısa açıklaması 'gece zamanını da gündüze katmaktır' ama bizler zaten karanlık
olan saat 24:00'de değil de 23:00'de yatmamızın ülkemize ne kazandıracağım genellikle anlayamayız.
Saatleri ileri almanın kış mevsimi ile alakası yoktur. Kış aylarında standart zaman uygulanır. Ancak yaz günlerinde çok uzun aydınlık geçen bir zaman süresi vardır. Amaç bu sürenin başlangıcını ileri kaydırarak, akşam olma süresini bir saat uzatmaktır.
Yaz günleri hava çok erken aydınlanır. Eğer çiftçi değilseniz saat 05:00'de uyanmanıza gerek yoktur. Ancak gün ışığından tasarrufa gerek duymayarak saatlerimizi ileri almasaydık, bakın ne olurdu?
Dünyada güneşin 21 Haziranda 04:43'de doğduğu bir yer seçelim. Siz burada yaşıyorsunuz ve saat sekizde işte olmak için saat altıyı çeyrek geçe yataktan kalkmak zorundasınız. Bu seçtiğimiz yerde güneş ufukla 6 derece açı yaptığında, standart saat ile saat 05:11 civarlarında etraf tamamen aydınlanır. Bu durumda ileri alınmış saatler 06:15'I gösterir yani gerçekte siz işe bir saat erken gitmiş olursunuz ama ışığı yakmadan saate bakar, tıraş olup kahvaltı yapabilirsiniz.
Akşamları ise, her zaman 24:00'de yatmaya vücudunu alıştırmış bir insan, bir saat önce yatmak zorunda kalmış olur ama hava kararınca gece evde ve sokakta lambaların yanma süresi
bir saat kısalmış olur.
Gün ışığından tasarrufun sanayinin kullandığı elektrikle alakası yoktur. Onlar gece de, gündüz de olsa zaten aynı elektrik enerjisini harcarlar.

2 Kasım 2012 Cuma

ŞEMSİYELERİN ÇOĞUNUN RENGİ NİÇİN SİYAHTIR?


ŞEMSİYELERİN ÇOĞUNUN RENGİ NİÇİN SİYAHTIR?
Şemsiyeler ilk olarak 3400 yıl önce Mezopotamya’da, bir rütbenin, bir ayrıcalığın sembolü olarak kullanılmaya başlandı. Bu ilk şemsiyeler Mezopotamyalıları yağmurdan değil, yakıcı güneşten korumak için kullanılıyordu.
Şemsiyeler yüzyıllar boyu hep güneşten korunmak için kullanıldı. Bugün bile bazı Afrika kabilelerinde şefin arkasında yürüyen bir şemsiye taşıyıcısı görülmektedir. Hatta İngilizce’de şemsiye anlamındaki ‘umbrella’ kelimesi, Latince gölge anlamına gelen ‘umbra’ kelimesinden türemiştir.
Milattan önce 1200 yıllarına gelindiğinde şemsiye Mısırlılarda biraz dini bir anlam kazandı. Gökyüzünün Tanrının vücudundan yapılmış, dünyayı koruyan bir şemsiye olduğuna inanıyorlardı ve başlarının üzerinde taşıdıkları şemsiye yüksek ahlak sembolü idi.
Romalılar şemsiye kültürünü Mısırlılardan aldılar ama onu hep kadınsı bir sembol olarak gördüler ve erkekler tarafından hiç kullanılmadı. Yağlı kağıttan yapılan şemsiyelerin yağmuru da geçirmediği görülünce, kadınlar tarafından yağmurda da kullanılmaya başlandı. Artık antik tiyatrolarda, yağmurda kadınlar şemsiyeler altında rahat rahat otururlarken, erkekler sırıl sıklam ıslanıyorlardı.
Avrupa’da şemsiyelerin yaygın olarak kullanılmasına 1700′lü yıllarda başlanmıştır. Bu yıllarda şemsiyelerin yünlü kumaşlarının üstü bir çeşit yağ ile sıvanıyordu. Bu yağ kumaşa su geçirmez bir özellik kazandırıyor ve siyah bir renk veriyordu. Siyah renkli bu şemsiyeler erkekler tarafından da benimsendi ve güneş için olan beyaz şemsiyeler kadınların, yağmur için olan siyahlar ise erkeklerin vazgeçilmez aksesuarları oldu.Bir çeşit yağ ile sıvanan siyah şemsiyeler gerçekten yağmuru hiç geçirmiyorlardı ama ömürleri de pek uzun sürmüyordu. Zamanla daha kaliteli şemsiyeler üretildi, ancak siyah renk su geçirmezliğin bir garantisiymiş gibi algılanmaya devam edildi. Günümüzde yazın şemsiye kullanma adeti pek kalmadı ama yağmurda erkekler siyah şemsiye taşımada hala ısrarlı. Kadınlar ise cıvıl cıvıl renklerdeki şemsiyelerle dolaşıyorlar.

GELİNLİKLERİN RENGİ NİÇİN BEYAZDIR?


GELİNLİKLERİN RENGİ NİÇİN BEYAZDIR?
Çocuk annesine sormuş: ‘Anne gelinlerin giysisi niçin beyaz renkte?’ Annesi cevaplamış: ‘Beyaz renk masumiyetin ve mutluluğun sembolüdür.’ Çocuk tekrar sormuş: ‘Peki o zaman damatlar niçin siyah giyiyorlar?’
Eski Roma’da gelinliklerin rengi sarıydı. Gelinler yine sarı renkte peçe takıyorlardı. Peçe evli ve bekar kadınları ayırt ediyordu. Ortaçağlarda ise gelinliğin rengi üzerinde pek durulmadı. Kumaşın kaliteli ve gösterişli olması daha önemliydi. Herkes en iyi elbiselerini giyiyordu, renk de herkesin kendi tercihine göreydi.
Beyaz gelinlik adetinin yaygınlaşması 16. yüzyılda olmuştur. Bu yıllarda kraliyet ailesi gelinlerinin gümüşi renkte gelinlik giymeleri gelenekti. Kraliçe Viktorya bunu reddetti ve beyaz gelinlik giymekte ısrar etti.
Bundan sonra İngiliz ve Fransız yazarlar, beyaz rengin masumiyetin simgesi olduğu konusunu işlemeye başladılar. O dönem ahlakına göre bekaret evliliğin vazgeçilmez koşulu olduğu için beyaz gelinlik adeti tuttu. Evlenirken beyaz giysi giymek genç kızların bekaretlerini topluma ilan etmelerinin vasıtası oldu.
Gelinlikle ilgili bazı batıl inançlar da var. Bunlara göre gelinin gelinliğini bizzat kendisi dikmesi, damadın düğünden önce gelini gelinlikle görmesi, gelinin gelinliği düğünden önce giymesi uğursuzluk getiriyor.
Söz evlenmeden açılınca evlilik yüzüğünden de bahsetmek gerekiyor. İnsanların evlenince yüzük takmaları eski Mısırlıların inançlarına dayanıyor. Milattan 2800 yıl önce Mısır’da yaşayanlar dairenin veya halka şeklindeki cisimlerin, başlangıç ve bitiş noktalarının olmaması nedeni ile sonsuzluğu – temsil ettiklerine inanıyorlardı. Yüzük evliliğin sonsuza dek süreceğini simgeliyordu. Sonra bu inanç ve adet Romalılar vasıtası ile iyice yaygınlaştı. Kazılarda o devirlere ait çok ilginç evlilik yüzüklerine rastlanılmıştır.
Evlilik yüzüğünün sol ele ve sondan bir önceki parmağa takılmasının sebebi ise modern tıbbın gelişmesinden önceki devirlere ait yanlış bir insan anatomisi bilgisidir. O zamanlarda dolaşım sistemimizdeki ana damarın sol elimizde bu parmaktan başlayıp kalbimize gittiği sanılıyordu. Böylece buraya takılan yüzükler evli çiftin kalben bağlılığını simgeliyordu. Gerçi şimdi damarların nereden gelip nereye gittiği biliniyor ama bu da bir adet olarak kaldı.

30 Ekim 2012 Salı

Fotokopi Makinesinin İcadı

Fotokopi Makinesinin İcadı – Chester Carlson

Chester F. Carlson 1906 yılında doğduğunda karbon kağıdı ya da ozalit gibi çeşitli çoğaltma yöntemleri icat edilmişti. 1903′te George C. Beidler Rektigraf adlı ilk fotokopi makinesini icat etti,

ama bu işlem aslında belgelerin baskısını yapmaktan ibaretti ve tutulmadı. 1938′de Carlson elektron fotoğrafçılığı adını verdiği yöntemi bulana dek belgeler el
ektrostatik olarak çoğaltılamıyordu.

Carlson, Amerika’da yaşanan Büyük bunalımdan sonra işini kaybedinceye dek, Bell Telephone Labratories’te araştırmacı mühendis olarak çalışıyordu. Bunun ardından, önce patent avukatlığı yaptı, sonra da New York’taki elektronik firması P.R. Mallory & Co.’nun patent departmanında işe girdi; buradayken dikkatini patent işlerini hızlandırmak için bir kopya makinesi icat etmeye yoğunlaştırdı. New York Halk Kütüphanesi’nde araştırma yaparken Paul Selenyi’nin çeşitli maddelerin elektrik iletkenliğinin ışığa bağlı olarak değiştiğine dair ilkesini keşfetti. Selenyi’nin ilkesini, kopyalamaya uyarladı ve bu değişken iletkenliği, kopya edilecek belgenin sabit bir gölgesine dönüştürmek üzerine deneyler yaptı. 8 Eylül 1938′de elektron fotoğrafçılığı için patent başvurusunu yaptı ve ertesi ay bu süreci başarıyla uygulayarak yaptığı deneyin tarihini ve yerini cam bir levhadan mumlu kağıdın üzerine geçirdi:

Carlson, 20 şirketin kapısını çaldıysa da buluşuyla ilgilenen çıkmadı; ama 1944′te Columbus’taki Battelle Memorial Enstitüsü , bir telif hakkı sözleşmesi altında, fikri geliştirmek için çalışmasını kabul etti. Ronald M Schaffert bu süreci geliştirdi ve sonunda üretim hakları Haloid Corporation’a satıldı; bu şirket , Carlson’ın buluşunun adını Xerography olarak değiştirdi. Haloid şirketi, zerografi ilkesiyle çalışan ilk fotokopi makinesini 1959′da üretti; makine öylesine tutuldu ki, şirket daha sonra adını Xerox Corporation olarak değiştirdi.

19 Ekim 2012 Cuma

İSKAMBİL KAĞITLARI

İSKAMBİL KAĞITLARINDAKİ ŞEKİLLERİN ANLAMI NEDİR?

Oyun kartlarının nerede ve ne zaman ortaya çıktığı tam olarak bilinmiyor ama bugünkü şekilleriyle kullanılmalarının 14. yüzyıl Fransasına dayandığı kesin.

O tarihlerde, Fransa'da dört sınıf vardı ve iskambil kağıtlarındaki kupa, maça, karo ve sinek bu dört sınıfı temsil ediyordu. Kupa bir kalkanı andıran şekli ile asil sınıfı ve kiliseyi, maça bir

 mızrağın ucunu çağrıştıran şekli ile orduyu, karo ticari deniz işletmelerinin eşkenar dörtken kiremitlerinden esinlenerek orta sınıfı, sinek ise yonca yaprağına benzeyen şekli ile köylüyü temsil ediyordu.

Bugün briç, poker veya benzeri oyunlarda, kupanın en değerli, sineğin ise en değersiz kart olmasının nedeni işte bu sınıflamadır.

SOKAK SANATI

İlginç sokak sanatı çalışmaları.... 























18 Ekim 2012 Perşembe

DEJAVU

Dejavu Nedir – Dejavu Ne Demek ?

Bilinçlilik durumunun ve gerçeği algılamanın bozulduğu, ilk kez görülen bir yerin sanki daha önce görülmüş gibi ya da ilk kez yaşanan bir olayın sanki daha önce yaşanmış gibi algılandığı patolojik durum.
Dejavu, yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusudur. Ânı daha önceden yaşamışlık halidir. Fransızca; déjà

 (daha önceden) ve voir (görmek) fiilinin geçmiş zamanda çekimi olan vu’nun birleşiminden türemiştir.
Beynin, yorgunluk veya başka sebeplerden dolayı bir görüntü, ses, vb. herhangi bir girdiyi, giriş anı sırasında algılayamamasından kaynaklanabilir. Beyin bu girdiyi algıladığında kişi bu olayı daha önce yaşadığı hissine kapılabilir. Ayrıca, beynin sağ lobu ile sol lobunun milisaniyeden daha küçük bir zaman farkı ile çalışmasından da kaynaklanabilir. Bir taraf diğer taraftan önce algıladığı için, geç algılayan taraf bu olayın daha önce yaşanmış olduğu yanılsamasına kapılır. Bu durum sinir aksonlarındaki küçük bir sapmadan kaynaklanır.
Dejavu’nun zıttı jamais-vu dur. Bu durumda insanlar, tanıdığı bir çevrede yabancılık çekebilirler. Dejavu ya benzer sebeplerle ortaya çıkar. Araştırmalara göre insanların %50 den fazlası hayatlarında en az bir kere dejavu durumunu yaşamıştır. İnsanların çoğu bir süre sonra, en son ne zaman dejavu yaşadığını unutur.
Deja vu , Fransızca kökenli bir terim ve “daha önce görülmüş” anlamına geliyor. günlük hayat boyunca sıkça yaşanan bu görüngü, bir anın daha önceden yaşanmış olduğu hissini veriyor. veya ilk defa gittiğimiz bir yerde sanki daha önceden de bulunmuş olduğumuzu hissedebiliyoruz. kendi kendimize açıklamakta güçlük çektiğimiz bu durum, hafızada meydana gelen ufak karışıklıkların bir sonucu olarak açıklanıyor.tabii ki daha farklı yaklaşımlar da mevcut, örneğin daha önceden hafızaya alınmış olan bir görüntünün veya olayın, belirli bir anda yeniden yarı gerçekçi bir imaj halinde zihne yansıması ( flashback) olarak da tanımlanıyor. arthur funkhoser, farklı inirsel uyarılara bağlı olarak gelişen 3 tip “déjâ vu” fenomeni olduğunu ileri sürüyor ve bunları şöyle sınıflandırıyor: “déjâ vecu” (önceden tecrübe edilmiş), “déjâ senti” (önceden hissedilmiş) ve “déjâ visité” (önceden gidilmiş). önceden yaşanmışlık hissine getirilen en güncel açıklamalardan birisi de, beyindeki kısa ve uzun dönem hafıza mekanizmalarında kısa süreli bir tutukluk meydana geliyor olması. algılanan bilgilerin ( veya duyumların) kısa süreli hafızadan uzun süreli hafızaya geçişi esnasında, normal yoldan saparak bir anlamda “yolunu kısaltması” sonucunda o anki algı, kişi tarafından uzun dönem hafızadan gelmesi nedeniyle “geçmişte yaşanmış” olarak nitelendiriliyor. Normalde algı ve tepki arasında geçen ve aslında bizim farkında olmadığımız gecikme süresini, kısaldığı zaman fark ediyoruz ve bunun sonucunda huzursuzluk hissine kapılıyoruz. ayrıca, çeşitli sinirsel hastalıklarda, örneğin sara nöbetleri öncesinde, çoğunlukla “déjâ vu” hissi daha sık yaşanıyor.
Dejavu olayının sık yaşanması, bir tür sara hastalığının,belirtisidir. Çocuklukta ve ergenlikte eğer çocuklarımız bize bir olayı sıkça yaşadıklarını söylüyorlarsa mutlaka bir doktora başvurup sara yani epilepsi olup olmadıklarını kontrol ettirmeleri gerekir. Daha ileri yaşlarda ise bu durumun sıkça yaşanması beyinde bir bozukluğun olduğunu gösterir.
MYTHBUSTERS PROGRAMI
MythBusters programını Discovery Channel’da seyretmiştirsiniz. Ekibin amacı amacı efsane olmuş olayları zamanın teknik olanakları ile canlandırıp doğruluğunu ispatlamak olan bir programdır. İşte merak edilen sorulara MythBusters ekibinin bulduğu cevaplar : 
1-Şimşeklerin çaktığı bir havada cep telefonuyla konuşan bir kişiyi elektrik çarpar mı?‘Mythbuster’ ekibi bu teoriyi bir kuklaya 200 bin voltluk elektrik vererek test etti. Ve sorunun cevabının kesinlikle ‘çarpar’ olduğunu kanıtladı.

2-Tavanda dönen bir pervane yerinden çıkıp bir insanın üzerine gelirse o kişinin kafasını keser mi?
Dönen pervanelerle bir dizi deney gerçekleştiren ‘Mythbuster’ ekibi pervane son hızda dönse bile bir insana çarptığında kırılıp kimseye zarar vermeyeceğini ispatladı.
3-Göğüslere takılan silikonlar yüksek irtifada veya alçak hava basıncında patlar mı?
Çılgın ekip yaptıkları testlerden sonra silikonların birçok farklı çevre koşuluna uygun olarak tasarlandığını ve asla patlamayacağını kanıtlayarak bu sorunun cevabını ‘hayır’ olarak belirledi.
4-Balıkların hafızası 3 saniyede bir silinir mi?
Bir grup balığı engel testlerinden geçiren Mythbuster ekibi bir ay sonra aynı teste tabi tuttuğu balıkların testi nasıl tamamlayacaklarını hatırladıklarını ortaya çıkardı. Bu sonuca göre yukarıdaki sorunun cevabı için kesinlikle ‘hayır’ diyebiliriz.
5-Benzin istasyonunda cep telefonuyla konuşmak patlamaya neden olur mu?
‘Bir cep telefonu statik elektrik birimini keserek benzini tutuşturamaz. Yine de telefonunuzla sürekli arabaya çıkıp girerseniz düşük bir ihtimal bile olsa bu durum bir patlamaya neden olabilir’. Mythbuster ekibinin ortaya koyduğu bu bilimsel gerçeklerin ışığı altında bu sorunun cevabına rahatlıkla ‘hayır’ diyebiliyoruz.
6-Elektrik teline işerseniz çarpılır mısınız?
‘Mythbusters’ ekibi bu sorunun cevabını bulmak için de kapsamlı bir deney yaptı. Bir cansız mankeni birkaç litre idrarla ıslatarak elektrikli tele bağladı ve olanlar oldu. Bu deneyin sonuçlarına göre elektrik teline tuvaletinizi yaparsanız %100 çarpılırsınız.
7-İnsan sesi bir bardağı çatlatabilir mi?
Bir bardağı çatlatacak insan sesi frekansını bulmak için en son teknolojiyle donatılmış araçlarla deney yapan çılgın ekip bu deneyimlerine opera sanatçısı Jaime Vendera’yı da ortak etti. ‘Mythbuster’ ekibinin bulduğu frekansı sesiyle taklit eden Vendera cam bir bardağı çatlatmayı başardı. Bu deneyin sonucuna göre bir insanın sesini bir şarap bardağını çatlatacak frekansa getirerek eğitmesi mümkün.
8-Bir köpekbalığının burnuna yumruk atarsanız saldırıya uğrar mısınız?
Bu konuda da çalışmalar yapan ekip köpekbalıklarının aldıkları darbelere kaçarak tepki verdiklerini fakat siz onları yumrukladıktan kısa bir süre sonra geri geldiklerini belirtti. Eğer hayatta kalmak istiyorsanız köpekbalığını yumruklamaya devam etmeniz gerektiği de sıra dışı ekibin verdiği bir başka tüyo.
9-Bir gökdelenden düşen bozuk para birinin kafasına gelirse ölümcül sonuçlar doğurabilir mi?
‘Mythbuster’ ekibi bozuk paranın bir silahtan çıksa bile derinin içine işlemeyeceğini fakat temas ettiğinde insanın canını feci şekilde yakacağını belirtirken bu sorunun cevabını ‘hayır’ olarak belirledi…